Antalya otel
Antalya yöresel yemekleri
Posted on Şubat 22, 2010 |
taratorlu piyaz
Palize
5 su bardağı su
1 su bardağı şeker
½ su bardağı buğday nişastası
1 su bardağı su
Yapılışı
Şekerle suyu kaynat. Nişastayı su ile ez, kaynayan şekerli suya karıştırarak ilave et. Şeffaflaşıp katılaşınca kaselere dök, soğuyunca servise al.
Hibeş
1 su bardağı haşlanmış nohut
6 diş sarmısak
1 tatlı kaşığı kimyon
1 tatlı kaşığı acı kırmızı biber
1 çay kaşığı tuz
½ su bardağı tahin
½ su bardağı limon suyu
¼ su bardağı su
Üzerine
2-3 çorba kaşığı haşlanmış nohut
2-3 çorba kaşığı haşlanmış bezelye
3-4 zeytin
Yapılışı
Haşlanmış nohutları ve sarmısakları döv, diğer malzemelerin hepsini karıştır, tabağa düzenle. Üzerini nohut, bezelye ve zeytinle süsle.
Not: Malzemelerin hepsi robotta da yapılabilir
Geleneksel Uygulamalar
İnsan yaşamında doğumdan ölüme kadar geçen sürede yer alan yemekle ilgili geleneksel uygulamalar Antalya’da aşağıda verildiği şekilde göze çarpmaktadır.
Doğum yapan kadına ilk yiyecek olarak tarhana çorbası veya sıcak tereyağı karıştırılmış palize ; çocuğa şekerli su verilirdi. Komşular anneye sütü insin diye palize ve helva gönderirlerdi.
Antalya’da doğumun yedinci günü ebeye ve yakınlara “tuz daveti”verilirdi. Bu davette ebe şeker, bal tuz karışımıyla çocuğun bütün vücudunu hatta ağzının içini kokmasın diye ovar,ve yıkardı. Bu davette baklava, börek ve en güzel yemekler yapılırdı.
Çocuğun ilk dişi çıktığında “diş dirgiti” denilen tören yapılırdı. Bu törende buğday fasulye, nohut kaynatılarak çeşitli çerezlerle konuklara ikram edilirdi. Sünnet merasiminde eğlenceler yapılır, yemek verilirdi. Bu mönüde düğün töreninde yapılan güvey yemeği mönüsü aynen yer alırdı.
Söz kesme ve nişanda bademli şerbet, eskiden evde yapılan imam nikahlarında kahve, lokum, yemek ikram edilirdi. Düğün hamamında kız evi katmer, börek, yemek yapsa da oğlan evi hamama kebap veya tandır gönderirdi. Çeyiz asma töreninde yemek verilir, ayrıca çerez ikram edilirdi.
Düğünde “güvey yemeği” denilen ve tüm kalabalık düğünlerde yapılan yemek yer alırdı. Güvey yemeği mönüsünde şu yemekler bulunurdu:
Terbiyeli Pirinç Çorbası
Etli Fasulye veya Patates
Etli Pilav
Keşkek
İrmik Helvası veya Zerde
Düğünün haftasında aileler arasında karşılıklı davet yapılır, en güzel yemekler baklava börek olması kaydıyla hazırlanırdı. Bu menü şöyle olabilirdi:
Tavuk Çorbası
Kızartma Eti
Yaz ise Yeşil Kış ise Kuru Fasulye
Pilav veya Su Böreği
Baklava
Antalya’da ölüm olayında komşular, akrabalar üç gün ölü evine yemek getirirlerdi. Ölü gömülürken pide, helva yapılıp hem dağıtılır; hem de baş sağlığına gelenlere ikram edilirdi. Ölümün yedinci günü mevlit okutulur, lokum dağıtılırdı. Kırkıncı günü tevhit okutulur, lokma dökülür; elli ikisinde dua okunur, helva karılırdı
Antalya kaş nerede
Posted on Şubat 22, 2010 |
Akdeniz’in şirin sahil kasabası Kaş, gizli koyları, caretta carettaların doğal yaşam alanı Patara plajı, Batık Şehri ve Saklıkent Kanyonu ile adeta cennetten bir köşe.

İSTANBUL – Doğanın yer yer tarihle de kucaklaştığı Kaş ve çevresi, dalış için de en çok tercih edilen noktalar arasında yer alıyor. Daha önce hiç gitmediğim, gidince ise özellikle de pırıl pırıl denizine vurulduğum bu minik sahil kasabası hakkında sizi de bilgilendirmek, gitmeyenlerin aklını çelmek, daha önce gidenleri ise yeniden heveslendirmek istedim. İşte size Haziran ayında yaptığım 6 günlük Kaş gezimden, bu şehire gitmek isteyenlere bir kaç küçük not…
İLK İŞ ULAŞIM
Kaşa gitmeye karar verdiyseniz yapmanız gereken ilk iş ulaşım sorununu halletmek. Kendi aracınız ile gitmeniz size orada ulaşım özgürlüğü sağlasa da İstanbul-Kaş arasının yaklaşık 950 km olduğunu unutmayın. Yani sizi uzun bir yolculuk bekliyor. Otobüs ile Kaş yaklaşık 15 saat sürüyor. İstanbul’dan Kalkan ve Kaş’a, Kamil Koç, Metro ve Pamukkale turizmin direkt seferleri var. Kaş’a Fethiye üzerinden aktarma yapanak da gidebilirsiniz. Fethiye’ye bir çok otobüs firmasının seferleri var. İstanbul-Fethiye yaklaşık 850 km, Fethiye Kaş arası ise 108 km.
ACABA NEREDE KALSAK?
Ulaşım işini hallettik, şimdi sırada “nerede kalacağız” sorusu var. Kaş’ın içinde birçok otel ve pansiyon var. Bunun dışında Kaş’ın merkezine 10 dakika yürüme mesafesinde bulunan Küçük Çakıl koyunun karşı sırasında da bir çok otel bulunuyor. Tüm bunların yanında Çukurbağ Yarımadası otel yönünden zengin. Hatta Kaş’ın en büyük oteli Aquapark Hotel ((Linkleri görmek için Üye Olunuz yada Giriş Yapınız) de bu yarımadanın en ucunda. Ben arkadaşlarımın ve tur şirketinin tavsiyesi üzerine bu otelde kaldım. Beyaz minik binalar, lacivert çerçeveler, pembe begonviller ile tam bir Akdeniz oteli. Çukurbağ Yarımadası’ndan Kaş’a minübüsler var. Bu minübüsler, Kaş limanın hemen yanından her saat başı kalkıp, yarımadayı dolaşıyor ve yine kalkış noktasına dönüyor.

Tatilden ne beklediğiniz ile ilgili olarak kalacak yer kısmı şekillendirilebilir. Eğer gittiğiniz otelde kalıp, deniz-havuz keyfi yapmak istiyorsanız Aquapark Hotel gibi bir oteli tercih edebilirsiniz. Ancak etrafı gezmek, her gün farklı bir şeyler yapmak istiyorsanız ben Kaş’ın içinde minik bir otel ya da pansiyonlardan birinde kalmanızı tavsiye ederim. Böylece, eğer arabanız ile gelmediyseniz sadece belirli saatlerde kalkan minübüslere de bağlı kalmamış olursunuz. Bir diğer alternatif de şehir meydanından yürüyerek 10 dakika kadar uzaklıkta olan Küçük Çakıl mevkiindeki oteller. Böylece hemen onların kendi önündeki plajlarından deniz girme imkanınız da olmuş olur. Kaş’daki oteller ile ilgili daha fazla bilgiyi internette arama yaparak da edinebilirsiriz.
YEMEK VE İÇKİ
Kaş’ın içinde yemek için bir çok güzel yer var. Balık konusunda tam meydandaki Mercan Lokantası pek ünlü. Onun dışında ev yemeklerinden fast-food tarzı yemeklere kadar her zevke uygun yemek yenilebilecek yerler var. Eğer OK (Oda Kahvaltı) olan bir yerde kalıyorsanız akşam yemekleri için Kaş’a inmenizi öneririm. PTT’nin yakınlarında ev yemekleri yapan Musakka var. Mercan Lokantası’nı sağınıza alacak şekilde yokuş yukarı doğru çıktığınızda Zeytin var. Bahçesi çok güzel, saatlerce oturup, manzaranın keyfine varabilirsiniz.

Şehir merkezindeki yerlerin yanı sıra benim size özellikle bir tavsiyem var, Gümüş Ali’nin yeri. (Telefonu: 0-242-844 22 69) Deniz tarafındaki lokanta, Kaş’tan Kalkan’a doğru giderken, meşhur Kaputaş plajını geçtikten sonra, Kalkan ile Kaputaş arasında. Araba ile Kaş’tan 25, Kalkan’dan ise 5 dakika uzaklıkta. Ali’nin eşi Aysun’un o güzel yemeklerinden yemek için mutlaka gitmelisiniz. Aysun, 19 yaşında, ikinci çocuğuna hamile dünyalar tatlısı biri. Çeşit çeşit gözlemeleri, üzeri yoğurtlu ve domates soslu kızartmayı, mantıyı ve höşmerimi yemeden gelmeyin. Kaymak ile yapılan tatlıyı ılık getiriyorlar, “yeme de yanın da yat” deyimi sanırım onun için söyleniyor. Benim gibi daha önce hiç bu tatlıyı yememiş herkese öneririm.
Gece eğlencelerine gelince; Kaş’ın eğlence hayatı çok hareketli değil. Daha çok masanızda içki içip müzik dinleyebileceğiniz tarzda yerler var. Zaten çoğu lokanta belirli saatten sonra içki içilen mekanlara dönüşüyor. Kaş meydanı bu barlar konusunda çok seçenekli bir yer. Size bir akşam için Dejavu’yu (Mercan Lokantası’nı sağınıza alıp yokuşu çıktığınızda Zeytin’in yan tarafında) önerebilirim. Yüksekte olduğu için bir yandan içkinizi içip, bir yandan manzarayı seyrederken güzel müzikler dinleyebileceğiniz bir yer
YEDİK, İÇTİK SIRA GELDİ GEZMEYE
PATARA

Geçtiğimiz günlerde İngiliz Sunday Times Gazetesi tarafından bir kez daha “Dünyanın en güzel plajları arasında” gösterilen 22 kilometrelik Patara Plajı,dünyanın ikinci, Türkiye’nin ise en uzun kumsalı.
Eğer arabasız iseniz Otogar’dan Patara’ya minübüs ile gidebilirsiniz. ( Minübüs saatleri ile ilgili bilgi almak için 0-242-836 21 57) Patara Plajı, Kaş’tan 1 saat, Kalkan’dan ise 30 dakika mesafe uzakta. Patara, uçsuz bucaksız altın rengi bir kumsalı olan bir yer. Patara’ya gelmeden yol üstünde gözleme yapan yerler. İsterseniz önden oralarda bir şeyler atıştırabilirsiniz. Ya da kumsalın girişinda daha çok fast-food tarzı yemekleri olan bir cafe var. Oradan da yemek-içecek ve tuvalet gibi ihtiyaçlarınızı giderebilirsiniz. Kumsalın cafenin önüne düşen kısmında şezlong ve şemsiyeler var. Bu nedenle de bu kısım biraz kalabalık. İsterseniz denizi solunuza alıp daha ilerilere gidebilir, kumsalın daha sakin kısımlarının keyfini çıkarabilirsiniz.
Benden size küçük bir uyarı, gittiğiniz minübüsün dönüş saati ile ilgili bilgi alırsanız, dönüş için erkenden plajdan ayrılıp, minübüs beklemek zorunda kalmazsınız.
KAPUTAŞ PLAJI
Kalkan-Kaş yolunda dağların ve virajların arasında giderken bir anda beliren bir plaj Kaputaş Plajı. Kalkan’dan araba ile yaklaşık olarak 10 dakika, Kaş’tan ise 20 dakika uzaklıktaki plaja 200’e yakın basamak merdiven inerek ulaşılıyor.

Üşenmeyip o merdivenlerden inin ve masmavi denizin kıyıda turkuaza dönüştüğü, bembeyaz çakıl taşları ile kaplı, tropikal bir adayı andıran bu minik sahildeki, dalgaların ve denizin keyfini çıkarmadan sakın Kaş’tan ayrılmayın.

KÜÇÜK ÇAKIL-BÜYÜK ÇAKIL
Küçük Çakıl, yürüyerek merkezden 5-10 dakika uzaklıkta. Güneşlenmek için kayalıkların üzerine platformlar oluşturulmuş. Büyük Çakıl ise Küçük Çakıl’ı geçtikten sonra yürüyerek 20 dakika kadar uzaklakta. Ancak yokuş yukarı olduğu için yürümek yerine limanın yanından kalkan minübüsler ile gitmenizi öneririm. İki yerde de kaynak suyuları çıktığı için deniz suyu sıcaklığı oldukça soğuk.

TURLAR
Kekova-Batıkşehir-Üçağız-Kaleköy
Sabah saat 10 gibi Kaş limanından hareket eden tekneler, birbirinden güzel koylara uğrayarak, üçağız köyüne geliyor. Üçağız minik bir köy. 30 dakika gibi kısa bir sürede geziliyor. Sonra Deprem ile sular altında kalan şehir kalıntılarının olduğu Batıkşehir’in yanından geçerek Kaleköy’e geliyor. Batıkşehir’de yüzmek ve dalmak yasak. Ancak kano ile kıyıya yakın gezip, Batıkşehri daha iyi görebilme şansınız var. Kaleköy, minik şirin bir köy. Adının Kaleköy olmasının neredi, köyün üstündeki kale. Biraz çıkışı zorlu olsa da Kale’ye çıkmaya sakın üşenmeyin. Çünkü olağan üstü bir manzarası var. Kaleköy’den sonra tur, yine bir iki güzel koya uğrayıp, 5-6 gibi Kaş’a dönüyor
Saklıkent Kanyonu-Xanthos-Kaputaş Plajı
Bu tur araç ile yapılıyor. Köyde kahvaltı ve çay keyfinden sonra Saklıkent’e gidiliyor. Saklıkent Kanyonu zorlu bir yürüş parkuru. Kanyonun içlerine girdikçe su seviyesi yükseliyor ve bu zorlu bir yürüyüş raftingi bile olabiliyor. Saklıkent Kanyonu’nun suyu Patara’ya dökülüyor. 1-2 saatlik yürüyüşten sonra su kenarındaki lokantalarda alabalık keyfi yapıp biraz dinlendikten sonra Xanthos’a doğru yola koyulunuyor. Xanthos gezisinden sonra 1 saat kadar Kaputaş Plajı’nda denize girilip, Kaş’a dönülüyor.

Bu oldukça yorucu bir tur, ama bir o kadar da keyifli. Eğer bu tura katılmayı düşünüyorsanız içinize mayonuzu, onun üstüne de şort gibi rahat bir şey giymenizi öneririm. Ayağınıza plastik deniz ayakkabısı giymeniz gerekiyor. Normal terlik ile o sularda yürümek imkansız. Eğer böyle bir lastik ayakkabınız yoksa 1-2 YTL’ye oradan da kiralayabilirsiniz. Ayakkabıların içine çorap almayı da unutmayın. Zaten suyun hızından bu ayakkabılar da bir anda ayağınızdan çıkıp kaybolabiliyor. Bizim turdaki herkes ayakkabısının tekini kaybetmişti. Tur sonrasında da yanınıza yedek mayo ve kıyafet almanız iyi olur. Çünkü geri döndüğünüzde her tarafınız kum olmuş oluyor. Kanyon içinde cep telefonu çekmiyor, boşuna taşımanıza gerek yok. Eğer yanınıza resim çekmek için fotoğraf makinesi alacaksanız, onu su geçirmeyen bir torbaya koymanızı öneririm. Çünkü suyun yükseldiği yerlerde makinaları sudan korumak oldukça zor oluyor.
Ben Atgen Turizmin turlarına katıldım. Oldukça da memnun kaldım. Size onları önerebilirim. (İrtibat için: 0-242-836 32 92, Sefer bey)
Doğanın yer yer tarihle de kucaklaştığı Kaş ve çevresi, dalış için de en çok tercih edilen noktalar arasında yer alıyor.
MEİS ADASI
Meis adası Yunanistan’ın Türkiye’ye en yakın adası. Kaş’tan Meis’e günü birlik turlar var. Ancak bunun için pasaportunuzun ve vizenizin olması gerekiyor. Onun için gitmeden önce vize işlemlerini halletmeniz gerekiyor.
YUNUSLAR İLE YÜZME
Çukurbağ Yarımadası’nın hemen girişinde denizin içindeki minik havuzda yunuslar var. Burası daha çok rehabilitasyon için kullanıyorsa da halka da açık. Belirli ücret dahilinde yunuslar ile yüzebiliyor, resim çektirebiliyorsunuz.
ALIŞVERİŞ
Bir çok turistlik bölgede satılan tişört, çanta ve takı gibi hediyeliklerin yanı sıra Kaş’ta gerçekten çok zevkli takı ve aksesuarlar bulabilirsiniz. Daha çok ham ketenlerin kullanıldığı otantik kıyafetler, değişik kesimli etek ve pantolonların yanı sıra özel dokuma kumaş dükkanlarını tavsiye ediyorum. Bu aralar plajlarda havlu yerine kullanılabilen, peştemal tarzı özel dokuma kumaşlar Kaş’ta da çok moda. Kaş’a gitmişken bunlardan birer tane edinmeniz gerek. Üstelik Kapalaçarşı’dan da daha ucuza satılıyor. Değişik renk ve desen ya da düz seçenekleri var. Fiyatları ise 7,5-10-15 YTL arasında değişiyor.
Bir diğer çok fazla gördüğüm şey ise ‘oya’lardı. Kaş halkı trendi yakalamış. Bir çok ünlü markanında koleksiyonlarında detay olarak kullandığı oyalar, aksesuardan takılara kadar bir çok şeyde kullanılmış.

KÜÇÜK BİR NOT
Kaş’ta Ziraat Bankası, Halk Bankası, İş Bankası ve Yapı Kredi Bankası var. Eğer başka bir bankayı kullanıyorsunuz, bu bankalardan para çekip çekemeyceğinizi kontrol edip, yanınıza ona göre para almanızı öneririm
Antalya altın kumsal patara
Posted on Şubat 22, 2010 |
İnce kum tepecikleriyle çölü andıran ve göz alabildiğine uzayıp giden katıksız kumullar… Doğanın on beş bin yıllık sabrının eseri 18 kilometre uzunluğundaki kumsalın ilk sahipleriyse kaplumbağalar…
Dünyanın en güzel plajı seçilen Patara, adını, kumları altındaki Lykia uygarlığının başkentinden alıyor.
Apollon tanrının doğduğu yer olarak bilinen Patara, Lykia’nın en önemli ve en eski şehirlerinden birisidir. Hitit Kralı IV.Tudhaliya (M.Ö.1250-1220) Lukka seferi sırasında “Patar Dağı’nın karşısında adaklar ve armağanlar yaptım, steller diktim. Kutsal mekanlar inşa ettim” demiştir. Bundan da anlıyoruz ki Hitit Çağı’nda Patara, Patar adıyla vardıPatara, Xanthos vadisinde denize açılabilecek tek yer olması nedeniyle tarih boyunca önemli kent olma özelliğini her çağda devam ettirmiştir. Yeni kazılar onun eski tarihini de ortaya çıkarması bakımından çok önemlidir. O nedenle de şimdilik şehrin tarihini M.Ö. VI. ve V. yüzyıla kadar çıkarabiliyoruz. İskender’e kapılarını açarak yıkılmaktan kurtulan şehir, İskender’in ölümüyle M.Ö. 315′te Antigonos’ta ve M.Ö. 304′te Demetrios’un işgalinden kurtulamamıştır.
Daha sonra Mısır’daki Ptolemiaios, Philadelphos’un eline geçmiş, Mısır kralları döneminde ismi bir müddet Arsinoe olmuşsa da bu isim daha sonraları benimsenmemiş, Patara M.Ö. 190 yılında III. Antiokhos tarafından zaptedilmiştir. Livius’un M.Ö. II. Yüzyıla girerken yaşanan büyük Antiokhos dönemi olayları ile bağlantılı olarak Patara için söylediği “Caput gentis” deyimi, yani ‘soyun başkenti’ deyişi onu diğer kentlerin en başına yüceltir.
Lykia Birliği içindeki Pınara, Roma egemenliğine geçtikten sonra da önemini yitirmeyen Patara, Roma valilerinin adli işlerini gördüğü bir merkez oluşu yanında Roma’nın doğu eyaletleriyle bağlantısını kurduğu bir deniz üssü olarak da önemini korumuştur.
Patara aynı zamanda Anadolu’dan Roma’ya nakledilen tahılların depolandığı ve saklandığı bir limandı. Onun için İmparator Hadrian zamanında Andriake de olduğu gibi burada da büyük bir hububat ambarı yaptırmıştır. Roma İmparatoru Hadrian karısı Sabine ile Patara’ya gelmiş, bir müddet burada dinlenmiştir. Roma İmparatorluk çağında Lykia ve Pamphylia eyaletinin başkenti olan Patara, Apollon’un önemli brk kehanet merkezi olarak da ün yapmıştır
Eski yazarlar kışın burada, yazın Delos’ta kehanette bulunulduğunu kaydederler. Şehir Bizans döneminde de önemini devam ettirmiş, Hrıstiyanlar için önemli bir merkez olmuştur. Zira “Noel Baba” diye anılan Saint Nicholaos, Pataralıdır. Ayrıca St. Paul Roma’ya gitmek için Patara’dan gemiye binmiştir. Böylece erken Hıristiyanlık döneminde bir Piskoposluk merkezi olmuştur.
İmparator Konstantin’in başkanlık ettiği M.S. 325′teki Nikaia konsülünde Lykia’nın tek imza yetkilisi din adamı Eudemos’un Patara Piskoposu oluşu kentin bu devirde gözde oluşunun kanıtıdır. Ne yazık ki bundan sonra Patara’da şanssızlıklar başlamış, tanrılar ve kutsal kişiler buraya yüz çevirmiş gibi 1600 m uzunluğunda ve 400 m genişliğindeki liman kumlarla dolmuştur. Böylece gemiler yanaşamamış, bu da Patara’nın yavaş yavaş önemini yitirmesine sebep olmuştur. Günden güne kumlarla örtülen Patara kumların altında uyuyan güzel olarak günümüze kadar gelmiştir.
Buzul Çağı’nın sonlarına doğru yüksek enlemlerdeki buzulların erimeye başlamasıyla deniz seviyesi yükselmiş. Daha sonraları üzerinde Eşen Ovası’nın oluşacağı tektonik kökenli çöküntü alanı, yükselen deniz sularıyla dolup körfeze dönüşmüş. Patara oluğu da koy halini almış. Deniz, altı bin yıl önce bugünkü seviyesine gelmiş.
İşte bu tarihten sonra Eşen Çayı, Toros Dağları’ndan topladığı alüvyonlarıyla körfezi doldurmaya başlıyor. Oluşan delta ovasının, kıyı çizgisi açık denize dayanınca dalgalar, alüvyonları işleyerek kil ve mili denizin dibine çökertiyor. İnce kumları da kıyıya atıyor. Kumsal böylece ortaya çıkıyor. Bu süreci batı rüzgarlarının kumları içerilere taşıyarak kumulları meydana getirmesi izliyor. Eşen Çayı’nın yığdığı alüvyonları eleyen dalgalar kumsalın zamanla güneydoğuya yayılmasına ve Patara Limanı ağzının 15. yüzyıldan itibaren kumlarla örtülmesine neden oluyor. Sonunda limanın denizle bağlantısı kesiliyor ve üzeri sazlarla kaplı bir bataklığa dönüşüyor. Gelecekte kumların güneydoğuya ilerlemesini sürdürerek Kalkan Koyu’nu da dolduracağı tahmin ediliyor.
Patara’ya gelirken yol üzerinde ayakta kalmış Lykia tipi Roma Devri mezar anıtları görülür. Ayrıca girişte kitabesine göre Roma’nın Lykia valisi Mettius tarafından 100 yıllarında yaptırılan üç gözlü zafer takı bizi karşılar. Bu tak aynı zamanda Patara’ya su getiren kanallar için de kullanılmıştır. Zafer takına gelmeden önce yolun alt kısmında eski limanın yerini alan göl kenarında görkemli, sağlam olarak günümüze gelebilmiş, anıt mezarlar görülür. Burada sular altında kalmış 12 x 9,10 metre ölçüsündeki üç nefli liman kilisesi bulunmaktadır. Zafer takının üzerindeki tepede ele geçen büyük bir Apollon başı, yerini bilmediğimiz Apollon Tapınağı’nın bu civarda olduğunu göstermektedir.
Hatta Apollon kehanet merkezi, Roma İmparatorluğu’nun ilk yıllarında zayıf düşmüş, Lykia’nın her yanına elini uzatan zengin Rhodiapolisli Opramoas burayı yeniden inşa ettirmiştir. Zeus ile Letoo’nun çocuğu olan Apollon tanrının doğum yeri olarak birçok yer gösterilirse de onun Patara’da doğduğu kabul edilir. Apollon bir Anadolu tanrısıdır. Homeros İlyadasında ondan ışıklı anlamına gelen “Phoibos” ve “ün salmış okçu Lykialı Apollon” diye söz eder. Bu nedenle Anadolulu tanrı kardeşi Artemis ile bir Anadolu kenti olan Troya’ya daima yardım etmişlerdir. Lykia, antik çağlarda ışık ülkesi anlamında kullanılmış, onun baş tanrısı Apollon da ışık soylu olarak algılanmıştır.
Zafer takının hemen yanında Roma Devri’ne ait bir lahit görülür. Lahdin batısında ise Hurmalık Hamamı’nın kalıntıları yer alır. Tabanı iri taşlar ve mozaikler ile süslü bu hamam yanındaki devasa bitkilerden dolayı Hurmalık Hamamı adıyla anılmış olup, Bizans Çağı’nda da kullanılmıştır. Bunun yüz metre ilerisinde son yıllardaki kazılarda ortaya çıkan 2.35 x 1.60 metre ebadında ve 5.50 metre yükseklikteki İmparator Cladius’un emriyle il genel valisi Quintus Veranius tarafından yaptırıldığı yol kılavuzu, Lykia şehirleri arasındaki mesafeyi göstermesi açısından son derece önemlidir. Bu, dünya karayollarının en eski ve en kapsamlı yol levhasıdır.
Asfalt yoldan biraz yürüdüğümüzde yol kenarında bir kilise kalıntısına ulaşırız. Kilisenin eski taşlardan yararlanılarak yapıldığı duvar içlerindeki mimari parçalardan anlaşılmaktadır.
Bu kilisenin biraz ilerisinde uzun duvarların ortasında Marciana mezarı bulunur. Bu mezarın batı köşesinde ise Vespasianus Hamamı bulunmaktadır. İmparator Vespasianus (M.S.69-79) tarafından ayrılan parayla yapılan hamama bu nedenle Vespasianus Hamamı denmiştir. 105 x 48 metre ölçülerindeki hamam beş bölümlüdür. Hamamın içini görmek için üzerine çıkmak gerekmektedir. Hamamın yanından patikayı takip edersek Patara’nın mermer döşeli 12.5 metre genişlikteki Anadolu’nun en geniş ana caddesine ulaşır. Ana caddenin altında nitelikli bir kanalizasyon ağı bulunmaktadır. Birçok yollara açılan ana caddenin batı kısmındaki stoa yol boyunca devam etmektedir. Ana caddenin bugün bile bir kısmı çoğu kez sular altında kalmaktadır. Bu yolun doğusunda merkez hamamı, batısında ise yine küçük bir hamam kalıntısı bulunmaktadır.
Biraz ileri de Bizans kalesinin geniş duvarları ile karşılaşırız. Bu kalenin doğusunda muntazam taşlardan yapılmış Korinth Tapınağı M.S. II. yüzyıla ait olup kapısı 6.10 metre yüksekliktedir ve zengin mimari süslemelere sahiptir. İnantis planlı ve 13 x 11 metre ölçülerindeki tapınağın kime ait olduğu bilinmemektedir.
Bizans kalesinin batı ucunda ise bir Bizans kilisesi yer alır. Bu kiliseden sonra tiyatroyu görmek için geri dönelim. Bir yamacın eteğine kurulmuş olan tiyatro maalesef yarıya kadar kumla dolmuştur. Bu gün Akdeniz Üniversitesi adına yapılan kazılar sürmekte ve diğer yerler gibi tiyatro da temizlenmektedir. Sahnenin doğu tarafındaki kitabesinden M.S. 147′de Velia Procula’nın bu tiyatroyu yaptırdığı anlaşılmaktadır. Tiyatronun kuzey karşısında yer alan 43 x 29 metre ebadındaki yapı Anadolu’da bilinen en büyük yönetim yapısıdır (Ekklesiasterion). Tiyatronun arkasındaki tepede bir anıt mezar ile 8 metre derinlikte bir sarnıç yer almıştır. Kentin batısında geniş liman çanağının başladığı yükseltide yeniden ayağa kaldırılabilecek nitelikte bir deniz feneri görülmektedir.
Patara’nın bugün bataklık olan limanının batı yönündeki kısımda Hadrian zamanında yapılmış silo binası (Granarium) yer alır.
Hububat ambarı olarak kullanılan ve günümüze gayet sağlam bir şekilde gelebilen bu yapı 67 x 19 metre ebadında olup sekiz eşit bölümlüdür. Bunun yanında ayakta kalmış büyük bir tapınak mezar görülür. İri ve gösterişli taşlarla yapılan bu mezar eskiden çok görkemli olmalıdır. Bundan sonra köye kadar olan bölümde çeşitli büyüklükte mezar anıtları görülmektedir. Ayrıca gişenin karşısındaki tepede mezarlar bulunmaktadır. Eski liman bu gün bir göl haline gelmiş olup içindeki sazlıklar eski Patara’nın görkemini fısıldar gibidir.
İnanıyoruz ki Patara’da yapılan yeni kazılarda yeni buluntular ortaya çıkmaya devam edecek ve yıllarca uyuyan Patara hak ettiği üne kavuşacaktır.
Eşen çayının toplayıp getirdiği dere kumuyla dolan Patara, Antalya – Muğla il sınırının iki yanında bir yandan Kalkan’a bir yandan Yediburunlar’a dayanan 18 kilometrelik bu emsalsiz sahilde, ne bir kayalık kütle var, ne de ufak bir engebe. Ama bu durum sadece kıyı boyunca uzanan 50-60 metrelik bir genişlik için böyle. Düzlük bitince, akasyalarla birlikte 4-5 metrelik kum tepecikleri yükseliveriyor. Her yan kümbetlere benzeyen açık sarı tepeciklerle dolu.
Bir zamanlar çakalların yemek listesinde olan caretta carettaların nesli tehlikede olduğundan, bu gün Dünya Doğayı Koruma Birliği’nin yayımladığı listede yer alıyor Patara. Akdeniz sahilinde Dalyan’dan sonra caretta carettaların ikinci önemli üreme alanı olan Patara sahilleri, nesli tükenmekte olan yeşil kaplumbağanın da ender görüldüğü yerlerden biri.
Patara’da, gece kumsala çıkan carettaların yumurtlamaya fırsat bulamadan ürküp kaçmaması için akşam saatlerinden sabaha kadar plaja ve denize girmek yasaklanmış. Gece kaplumbağalara, gündüz insanlara ait kumsalda, özgürlüklerin zaman sınırı da eşitlenmiş oluyor. Denizin sınırdan otuz metre kadar içerilere bırakılan yumurtalara zarar verebileceğinden güneş şemsiyesi hep uyarı konusu. Kaplumbağaların yuvalarını kapatacak kum erozyonu ise bir diğer tehlike.
Köylülerin söylediğine göre kumul eskiden hareket edermiş. Rüzgar, bir yere yığdığı kumu ertesi gün dağıtıp başka yerlerde tepecikler oluştururmuş. Bu hareketlilik Eşen Ovası’ndaki tarım alanlarına sıçrayınca yeşil bir ablukaya alınıp durdurulmuş.
Okaliptüs ve Kıbrıs akasyasıydı bu ablukanın adı. Ağaç dikimi kırk yıl önce başlayıp bu güne değin aralıklarla devam ediyor. Kumuldaki dikim o denli yoğun oluyor ki, yapılan iş erozyon kontrolünden çıkıp orman oluşturmaya dönüşüyor. Kumulun topraklaşacağı anlamına geliyor bütün bunlar. Ama uzmanlara göre ormanın kumula zararı yalnız bununla kalmıyor, ağaçlandırmada kullanılan akasya ve okaliptüs gibi ortama yabancı türler yüzünden son derece hassas olan kumul-su dengesi bozuluyor, ortamın doğal bitki toplulukları bundan olumsuz şekilde etkileniyor; bu bitkilerde yaşam alanı bulan yüzlerce başka canlı da… Eşen Çayı ağzından Gelemiş köyü sınırı içindeki İnce Burun’a kadar olan kumul alanı ise kumulun ilerlemesini engellemek amacıyla yer yer kamıştan perdelerle hapsediliyor. Kumul da erozyonu önlemenin en doğal yolu kumulun doğal bitkilerini korumak oysa.
Bugün üzerinde bir ormanın yükseldiği kumullar, 90 kilometrekarelik Eşen Ovası’nın üçte birini kaplıyor. Ovanın mimarı ise üzerinde menderesler çizerek akan Ksanthos yani Eşen Çayı. Çay’ın geçmişi ve doğal değişim süreci on beş bin yıl önce başlıyor. Son Buzul Dönemi’nde sıcaklığın artmasıyla sular yükseliyor, Eşen Ovası’nın üzerinde oluştuğu çöküntü alanında bir kılcal damar gibi cılız kalmasına rağmen üzerine gelen koskoca Akdeniz’i yığdığı alüvyonlarla savuşturmaya çalışıyor Eşen Çayı. Denizin yükselişinin günümüzden altı bin yıl önce durmasıyla da dizginleri eline alıyor. Oluşturacağı ovanın harcı olan alüvyonlar körfezi doldurmaya, sular çekilmeye başlıyor. Körfezin ortasına uzanan deltasıyla içerilere hapsettiği sular, önce Ovagölü Lagünü’nü oluşturuyor sonra da onu bataklığa çeviriyor. Eşen Çayı, ovasının sınırını açık denize taşırken Akdeniz’le yenişemiyor. Son dört bin yıldır deniz, dalgalarıyla onun getirdiği alüvyonları işliyor; derinlikleri kil ve mili yutarken kıyıya yığmaya başladığı kum tanecikleriyle de bir kıyı oku ve alüvyon ovası, arada da bir lagün oluşturuyor. Denizin güçlü batı rüzgarları da kumları savurmaya devam ederek kumulu Eşen Ovası’nın içlerine yayıyor.
Akdeniz’in Patara’ya yönelen dalgalarının boyu çoğu vakit bir metreyi buluyor. Dalgalar denize girenlere soluk aldırmıyor. Metrelerce insan boyunu geçmeyen denizin, yinede insanı aşan dalgalar yaratıyor olması, deniz severleri her yıl Patara sahiline taşıyor
Antalyada yapılacak aktiviteler
Posted on Şubat 22, 2010 |
Antalya’nın her köşesine dağılmış antik kentlerini gezmeden,
- Antalya Müzesini görmeden,
- Saklıkent’e gitmeden,
- Kaleiçi ve Eski Antalya Evlerini görmeden,
- Akseki İlçesinde Kardelen çiçeğinin fotoğrafını çekmeden,
- Döşemaltı halısı almadan,
- Yöre reçellerini tatmadan dönmeyin.
Güver Kanyonunda Trekking yapmadan dönmeyin
Kano Safari yapmadan dönmeyin……
tahtalı dağına teleferikle cıkmadan donmeyin…
geyik bayırını ve olimposu görmeden dönmeyin
demre ile finike arasında vitesburnunda günbatımını izlemeden dönmeyin
Antalya kaleiçi
Posted on Şubat 22, 2010 |
Surlardan günümüze şehrin içindeki birkaç burç ile Hadrian Kapısı ve yanındaki kuleler, limana bakan büyük kule ve liman surlarının bazı parçaları kalabilmiştir. İki surdan biri yat limanını, diğeri şehri at nalı gibi kuşatır. Kale Kapısı Meydanı’nda ayakta kalan kulelerden birisi saat kulesi olarak kullanılmaktadır. Surların kente girişi sağlayan dört kapısı vardır. Kaleiçi bugün Antalya’nın “Tarihi Çekirdek Kenti” olan ve “Kaleiçi” adıyla tanınan semti büyük bir kısmı yıkılmış ve yok olmuş iki surla çevrilidir. İç sur, yarım daire şeklinde yat limanını kuşatır. Restorasyon çalışmaları sonucunda Kaleiçi, pansiyonları, barları, çarşısı ile turizm merkezi haline gelmiştir. Liman ise yat limanı olarak düzenlenmiştir. Keleiçi restorasyon çalışmalarından dolayı Turizm Bakanlığı’nı 28 Nisan 1984 de FİJET tarafından Altın Elma (Turizm Oskarı) ödülü verilmiştir.